İİBB davası süreciyle birlikte başlayan makam ,avı Türkiye’de adeta yeni bir meslek kolunun doğmasına neden olmuş gibi görünüyor. Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve diğer CHP’li belediyelere yönelik yürütülen soruşturmalar sırasında ortaya çıkan bazı gelişmeler, kamuoyunda ciddi soru işaretlerinin oluşmasına yol açıyor.Soruşturmalar kapsamında itirafçı olan bazı isimlerin, süreç sonrasında çeşitli belediyelerden ve özellikle iktidar partisine bağlı belediyelerden yüksek tutarlı ihaleler aldığı yönündeki iddialar sıkça gündeme geliyor. Elbette her ihale kendi hukuki ve idari süreçleri içerisinde değerlendirilmelidir. Ancak kamuoyunun dikkatini çeken nokta, İTİRAFÇILIK ile sonrasında elde edilen ekonomik veya siyasi kazanımlar arasında kurulan bağlantıdır.

Toplumun geniş kesimleri, bu tür gelişmeleri yalnızca bir tesadüf olarak görmekte zorlanıyor. Çünkü aynı isimlerin kısa süre içerisinde ekonomik olarak güçlenmesi, yeni ticari imkanlara kavuşması veya farklı alanlarda yükseliş göstermesi doğal olarak merak uyandırıyor. Vatandaşın zihnindeki temel soru ise oldukça basit: Bu yükselişin arkasında yalnızca kişisel başarı mı vardır, yoksa siyasi süreçlerin sağladığı görünmez avantajlar mı devreye girmektedir?Özellikle son dönemde kamuoyuna yansıyan bazı örnekler, sıradan bir çalışanın veya küçük ölçekli bir işletme sahibinin kısa süre içerisinde büyük projelere ve yüksek bütçeli işlere ulaşabildiğini göstermektedir. Bu durum karşısında yıllarını eğitim hayatına, mesleki gelişimine ve kariyer planlamasına ayıran birçok insan ister istemez aynı soruyu soruyor:”Acaba üniversite sıralarında geçirilen yıllar gerçekten gerekli miydi?”Elbette başarıya ulaşmanın birçok yolu vardır. Kimileri eğitimle, kimileri girişimcilikle, kimileri de farklı fırsatları değerlendirerek yükselir. Ancak bir ülkede liyakat duygusunun zedelenmesi, en büyük zararı gençlere verir. Çünkü gençler, emek ve bilgiyle yükselmenin mümkün olduğuna inanmak isterler. Eğer toplumda farklı yolların daha avantajlı olduğu algısı oluşursa, çalışmanın ve üretmenin değeri de tartışmalı hale gelir.Asıl tehlike de burada ortaya çıkmaktadır. Bir ülkede vatandaşlar başarı hikâyelerini hayranlıkla değil, şüpheyle karşılamaya başladığında güven duygusu zarar görür. Kamu kurumlarına, ihale süreçlerine ve siyasi mekanizmalara duyulan güvenin azalması ise demokratik sistem açısından önemli bir sorundur.Bugün tartışılması gereken konu yalnızca belirli kişiler veya belirli ihaleler değildir. Tartışılması gereken asıl mesele, toplumun adalet ve liyakat algısının ne durumda olduğudur. İnsanlar alın teriyle çalışarak mı yükseleceklerine inanıyor, yoksa siyasi süreçlerde doğru yerde bulunmanın daha önemli olduğunu mu düşünüyor?Bu sorulara verilecek cevaplar, yalnızca bugünün değil, Türkiye’nin geleceğinin de şekillenmesinde belirleyici olacaktır. Çünkü güçlü devletler yalnızca ekonomik büyüklükleriyle değil, vatandaşlarının adalet duygusuna duyduğu güvenle ayakta kalırlar. O güven zedelendiğinde ise geriye sadece bitmek bilmeyen soru işaretleri kalır.













